İngilizce ve Türkçe Özetler (Abstracts)

The Eastern Question, the moment of Lausanne and the Republic’s memory of insecurity

OZAN ÖZAVCI

This article aims to historicize Lausanne, perhaps the most debated and abused moment in modern Turkish history, within the framework of the global transformation and the Eastern Question since the eighteenth century. Starting from the question of what the Eastern Question, generally considered as a European problematic, meant for the Ottomans, it argues that this thorny problematic of the nineteenth century constituted a memory of insecurity for first Ottoman and then Republican decision-makers and led to a perpetual search for security. The “moment” of Lausanne appears as one of the most important turning points of this search.

Keywords: Republic, Eastern Question, security, memory of insecurity, “moment” of Lausanne, Ottomans.

Bu makale, modern Türkiye tarihinin belki en çok tartışılan ve bir o kadar da istismar edilen Lozan ânını, on sekizinci yüzyıldan beri süregelen küresel dönüşüm ve Doğu Sorunu çerçevesinde tarihselleştirmeyi amaçlıyor. Genelde bir Avrupa sorunsalı olarak değerlendirilen Doğu Sorunu’nun, Osmanlılar için ne ifade ettiği sualinden yola çıkarak, on dokuzuncu yüzyılın bu çetrefilli sorunsalının önce Osmanlı, daha sonra Cumhuriyet karar alıcıları için bir güvensizlik hafızası teşkil ettiğini ve daimî bir güvenlik arayışına sebep olduğunu iddia ediyor. Lozan ânı, bu arayışın en önemli dönemeçlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Anahtar sözcükler: Cumhuriyet, Doğu Sorunu, güvenlik, güvensizlik hafızası, Lozan
ânı, Osmanlılar.


The importance of early Republican Turkey in terms of the history of international relations

AYŞE ZARAKOL

This article argues that rethinking early Republican Turkish history via a comparative lens allows us to see Turkey as part of a larger set of “semi-peripheral” countries whose choices reinforced the international order in the Interwar period. Such a comparative perspective helps us realise that Turkey is not unique but also shows us the ways revisionist Turkish historiography can contribute to advancing our understanding of the history of the modern international order.

Keywords: Turkey, interwar period, statehood, international order, semi-periphery.

Bu makale erken Cumhuriyet dönemi Türkiye’sini karşılaştırmalı ve küresel bir perspektifle yeniden düşünüyor. Batı veya sömürgeleri içinde yer almayan bir avuç ülke iki savaş arası dönemde yaptıkları tercihlerle uluslararası düzen tarihinde kritik bir rol oynadılar. Bu tarihi yeniden düşünmenin sadece Türkiye tarihçiliğine değil, uluslararası düzen tarihçiliğine de önemli faydaları var.

Anahtar sözcükler: Erken Cumhuriyet dönemi Türkiye, uluslararası düzen, çevre, merkez,
yarı-çevre.


The century-long adventure of the meaning of the Treaty of Lausanne in world political history

CEMİL AYDIN

This article examines the changes in the historical narratives of the Lausanne Treaty while discussing this Treaty’s significance for the global history of decolonization. Why did the Lausanne Treaty appear so important for Asian and Pan-Islamic internationalism during the 1920s? How did the world-historical meaning of Lausanne Treaty become refashioned over time by different actors to bolster competing claims about racial equality, civilizational harmony, secularism, westernization and modernization? With a global intellectual history approach, the article tries to make sense of current conflicting interpretations and controversies of Lausanne Treaty, ranging from Triumph of “the East over the West” to “Betrayal of the East by the pro-Western Turkish Elites”.

Keywords: Decolonization, the clash of civilizations thesis, Westernization, secularism, theosophy.

Bu makale Lozan Antlaşmasının küresel dekolonizasyon tarihi içindeki önemini incelerken, Lozan’ın imparatorluklardan ulus-devletler düzenine geçiş sürecindeki yerine dair yüz yıl içindeki dönüşen farklı ve çelişkili anlatılara bir anlam vermeye çalışmaktadır. Lozan Antlaşması niçin 1920’lerde Asya ve Müslüman enternasyonalizmi için önemli bir dönüm noktası ve zafer olarak algılanmıştır? Lozan’ın başlangıçtaki bu algısı zamanla nasıl siyasi aktörler tarafından farklı ve hatta birbirine zıt anlamlar yüklenerek, ırk eşitliği, medeniyetlerin uyumu, laiklik, Batılılaşma ve modernleşme teorileri için önemli kılınacaktır? Küresel bir entelektüel tarihsel yaklaşım ile makale günümüzde Lozan’a ilişkin zafer mi, hezimet mi gibi tartışmaların ve çatışan teorilerin tarihî serüveninin anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.

Anahtar sözcükler: Dekolonizasyon, medeniyetler çatışması tezi, Batılılaşma, laiklik,
teosofi.


The curse of Unionism: Some issues in the historiography of the transition from empire to republic

ALP YENEN

In the centenary year of the Republic of Turkey, there is a need for a new approach to history writing. The crisis that the AKP regime has dragged Turkey into has demonstrated the necessity of reevaluating post-Kemalist revisionism in Turkish Studies. The transitional period from the Empire to the Republic is a field dominated by post-Kemalist literature. This article aims to reevaluate the impact of post-Kemalist literature on historiography, particularly by revisiting commonly accepted assumptions and interpretations regarding the “Young Turk” Committee of Union and Progress. While post-Kemalist approaches, which have made significant contributions to the studies of identity and minority issues, have confronted the dark legacy left by the Young Turks on the Republic, attributing all the dark events in the history of the Republic solely to a Unionist curse can lead to flawed historical interpretations. First, in post-Kemalist literature, it is problematic to distort the continuity thesis from Unionism to Kemalism into a thesis of singularity and immutability. In fact, there lies a transformative process shaped by competition and conflicts beneath continuity. Second, although many post-Kemalist approaches exhibit a critical stance towards Turkish nationalism, they inadvertently strengthen a narrative of Turkism by falling into the trap of methodological nationalism. Instead of solely viewing the empire as a precursor to a future nation-state, it is necessary to examine it within its own context and timeframe. Understanding the diversity, variability, and relationality of nationalism, without neglecting the complexity of historical processes, requires analyzing it not as the cause or result, but as an influential factor. The issue of Young Turks will remain a subject of controversy in the second century of the Republic’s history because the Young Turks assumed simultaneously the dual roles of destroyers/perpetrators and founders/protectors during the transition from the Empire to the Republic. These two analytical dimensions should neither be considered separately nor contradictory.

Keywords: Young Turks, Kemalism, post-Kemalism, historiography, continuity thesis, methodological nationalism.

Cumhuriyet’in yüzüncü yılında yeni bir tarihyazımı tasavvuruna ihtiyaç duyulmaktadır. AKP rejiminin Türkiye’yi sürüklediği kriz, Türkiye Çalışmaları’nda post-Kemalist revizyonizmin de yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş dönemi, post-Kemalist literatürün baskın olduğu bir alandır. Bu makalede, post-Kemalist literatürün tarihyazımındaki etkisi yeniden değerlendirilmekte, özellikle İttihatçılık üzerine yaygın olarak kabul edilen varsayımlar ve yorumlar gözden geçirilmektedir. Kimlik ve azınlık çalışmalarına önemli katkılar sunan post-Kemalist yaklaşımların, İttihatçılığın Cumhuriyet’e bıraktığı karanlık mirasla yüzleşirken Cumhuriyet tarihinin tüm karanlık olaylarını bir İttihatçılık laneti üzerinden açıklaması hatalı bir tarih okumasına yol açmaktadır. İlk olarak, post-Kemalist literatürde İttihatçılıktan Kemalizm’e devamlılık tezinin çarpıtılıp tekillik ve değişmezlik tezlerine dönüştürülmüş olması sakıncalıdır. Aslında süreklilik altında rekabet ve çekişmelerle gelişen bir dönüşüm yatmaktadır. İkinci olarak, birçok post-Kemalist yaklaşım, Türk milliyetçiliğine eleştirel bir yaklaşım sergilese de metodolojik ulusçuluk yanılgısına düşerek aslında Türkçü bir anlatıyı güçlendirmektedir. Ancak, imparatorluğu sadece gelecek bir ulus-devletin öncesi olarak görmek yerine, kendi bağlamı ve zamanı içinde incelemek gerekmektedir. Milliyetçiliğin çeşitliliği, değişkenliği ve ilişkiselliği göz ardı edilmeden, tarihsel süreçlerin ne sebebi ne sonucu ama etken bir unsuru olarak incelemek gerekir. İttihatçılık, Cumhuriyet tarihinin ikinci yüzyılında da tartışmalı bir konu olmaya devam edecektir çünkü imparatorluktan cumhuriyete geçiş döneminde İttihatçılık hem yıkıcı/kıyımcı hem de kurucu/koruyucu rollerini aynı anda üstlenmiştir. Bu iki analitik boyut ne birbirinden ayrı ne de çelişkili olarak düşünülmelidir.

Anahtar sözcükler: İttihatçılık, Kemalizm, post-Kemalizm, tarihyazımı, devamlılık tezi,
metodolojik ulusçuluk.


From a literature that speaks of the homeland to a homeland that speaks of literature: Notes on studies about literature in Turkish

LAURENT MIGNON

The commemoration of the first 100 years of the Republic of Türkiye provides an opportunity to reflect on some of the debates that have animated the Turkish literary world. In this paper we will focus on a range of significant literary documents and publications. The first of these documents is a list prepared by the Ankara Faculty of Language, History and Geography in 1939 for the First Turkish Publishers’ Congress. The list consists of authors whose works had been published from the post-Tanzimat period to the early 20th century and should be translated into the new Turkish alphabet adopted in 1928. We will then look at two literary events that can be read as a kind of reaction to what this list symbolized. The first are the publications of the Islamist poet Sezai Karakoç (1933-2021) in the secularist left-leaning periodical Pazar Postası in 1957. The second is the manifesto entitled Edebiyatın Taşradan Manifestosu (Literature Manifesto from the Periphery) published in 2015. The list presented by the Ankara Faculty of Language, History and Geography had excluded Islamist literary figures. Discussing Karakoç allows us to touch upon the divided literary field in Turkey. While in the 1930s much emphasis was put on the idea that literature should speak of Anatolia, the manifesto published in 2015 showed that Anatolia was talking back. The fact that the east of Istanbul talked back to the literary centres in Istanbul, Ankara and İzmir leads us then to discuss some linguistic issues: On the one hand, the multilingualism of literature in Türkiye, and on the other, the debate around “Turkish literature” (Türk edebiyatı) and “literature in Turkish” (Türkçe edebiyat), which began with the publication of Mehmet Yaşın’s Poeturka essays in 1994/5. If we accept that the list presented by the Ankara Faculty of Language, History and Geography is close to the Westernist and pro-Enlightenment line advocated by the Ministry of National Education, we can say that the publications mentioned in this article represent a desire for liberation from this early attempt to create a canon and its ideology, and are an invitation for more cultural and political pluralism.

Keywords: Literary canon, Islamist literature, periphery, multilingualism, literature in Turkish.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yüz yılının kutlanması, edebiyat dünyasını hareketlendiren bazı tartışmalar üzerine düşünmek için bir fırsat sunuyor. Bu yazıda bir dizi önemli edebî belge ve yayına odaklanacağız. Bu belgelerden ilki, 1939 yılında Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarafından Birinci Türk Neşriyat Kongresi için hazırlanan listedir. Liste, eserleri Tanzimat sonrası dönemden 20. yüzyılın başlarına kadar yayımlanmış ve 1928’de kabul edilen yeni Türk alfabesine çevrilmesi gereken yazarlardan oluşmaktadır. Daha sonra, bu listenin sembolleştirdiğine bir tür tepki olarak okunabilecek iki edebiyat olayına bakacağız. Bunlardan ilki, İslâmcı şair Sezai Karakoç’un (1933-2021) 1957’de laik sol eğilimli Pazar Postası’nda yayın yapmasıdır. İkincisi ise 2015 yılında yayımlanan Edebiyatın Taşradan Manifestosu. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin sunduğu listede mukaddesatçı edebiyatçılara yer verilmemişti. Karakoç’u tartışmak, Türkiye’de edebiyat alanındaki bölünmüşlüğe de değinmemizi sağlıyor. 1930’larda edebiyatın Anadolu’ya odaklanması gerektiği fikri üzerinde çok durulurken, 2015’te yayımlanan manifesto Anadolu’nun karşı geldiğini gösteriyor. İstanbul’un doğusunun İstanbul, Ankara ve İzmir’deki edebiyat merkezlerine cevap vermesi, bizi bazı dil meselelerini tartışmaya yöneltiyor: Bir yandan Türkiye’de edebiyatın çok dilliliği, diğer yandan 1994/1995’te Mehmet Yaşın’ın Poeturka denemelerinin yayımlanmasıyla başlayan “Türk edebiyatı” ve “Türkçe edebiyat” tartışması. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin sunduğu listenin Milli Eğitim Bakanlığı’nın savunduğu Batıcı ve Aydınlanmacı çizgiye yakın olduğunu kabul edersek, bu yazıda sözü edilen yayınların bu erken dönem kanon yaratma girişiminden ve onun ideolojisinden kurtulma arzusunu temsil ettiğini ve daha fazla kültürel ve siyasi çoğulculuğa bir davet olduğunu söyleyebiliriz.

Anahtar sözcükler: Edebiyat kanonu, İslâmcı edebiyat, taşra, çok dillilik, Türkçe edebiyat.


Mucerret social forms and Civilization: The categorical phenomena of population thought from the Late Ottoman to the Republic

BAHTİYAR MERMERTAŞ

The concept of “mucerret” (immaterial, abstract, bare/naked/pure/simple, isolated/unconnected, unmarried/bachelor) and the population groups associated with this concept started to emerge in the Ottoman Empire from the end of the 19th century. Mucerret, which was generally used for single men who were old enough to pay taxes in the tax registers before the Tanzimat, began to define those who do not comply with the population policies determined for the survival of the state, that is, groups and beliefs that were isolated from civilization, unable to achieve ethnic/national unity due to their unconnected/fragmental social structures, segregated/uncontacted from national/social consciousness, stuck in the asabiyyah of small social groups such as tribes and nomadic tribes. Being positioned as contrary to and the opposite of civilization, which is the basic framework in which the population phenomenon that emerged in the first half of this century is problematized, the mucerret offers a path through which the understanding of the population, which has affected the Republic as well, can be seen. In this study, how the population was problematized will be discussed by placing the discourse produced on mucerret groups, which are the cause, target, and object of the civilization strategies of the population from the late Ottoman Empire to the Republic era. A discussion on the concept of mucerret both can provide a model on the intellectual resources of the integration strategies of the fragmental population in the transition from an empire to a modern state, and also can make one of the historical lines of the population thought in the Republican era comprehensible. The study has benefited not from archival sources that have been unknown before, but from texts previously discussed in different disciplines of social sciences and in various contexts. The mucerret concept, unnoticed so far, has served as one of the founding others of the civil population notion, which is the main tool and target of population strategies. Although the mucerret discourse is not the only notion that constitutes the idea of population since the late Ottoman Empire, it offers the opportunity to discuss the episteme of population. The aim of the article is to present a new concept that makes the thought system and some governmental practices regarding the population understandable. In the end, considering the civilizing and some legal/administrative practices for the groups coded as mucerret, it will be shown through some examples that the distinction between the civilized and mucerret population does not only operate in the discursive field but also shapes the governmental practices.

Keywords: Ottoman Orientalism, civilization, unconnected/isolated, tribes, nomads, Kurds, Alevis, Turkmen tribes, Yazidis.

19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı’da nüfusla ilgili söylemde yer yer “mücerret” (gayri maddi, soyut, katıksız, yalın, müstakil, münferit, izole) kavramı ve bununla tanımlanan nüfus grupları belirmeye başladı. Tanzimat öncesindeki tahrir defterlerinde genellikle vergi verebilecek yaştaki bekar erkler için kullanılan mücerret, devletin bekâsı için belirlenen nüfus politikalarına uymayanları, yani medeniyetten izole, münferit/fragmantal sosyal yapılarından dolayı etnik/milli bir bütünleşme gerçekleştiremeyen, ulusal/toplumsal bilinçten tecrit aşiret ve göçmen aşiret gibi küçük sosyalliklerin asabiyesine sıkışmış grup ve inançları tanımladı. 19. yüzyılın ilk yarısında beliren nüfus fenomeninin sorunsallaştırıldığı temel çerçeve olan medeniyetin karşısında ve zıddı olarak konumlanan mücerret, Cumhuriyet’e de taşan nüfus kavrayışının görülebileceği bir patika sunuyor. Bu çalışmada geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e nüfusun medenileştirilme stratejilerinin nedeni, hedefi ve nesnesi olan mücerret gruplar üzerine üretilen söylem merkeze alınarak, nüfusun sorunsallaştırılma biçimi tartışılacaktır. Mücerret kavramı üzerinden yürütülen bir tartışma, imparatorluktan modern devlete geçiş sürecinde fragmantal nüfusun bütünleştirilme stratejilerinin düşünsel kaynaklarına dair bir model sunabileceği gibi Cumhuriyet dönemindeki nüfus düşüncesinin tarihsel hatlarından birini anlaşılır kılabilir. Çalışma, ilk defa gün yüzü gören arşiv kaynaklarından değil, daha önce sosyal bilimlerin farklı disiplinlerinde ve muhtelif bağlamlarda ele alınan metinlerden yararlandı. Bugüne kadar dikkatlerden kaçan mücerret kavramı, nüfus stratejilerinin temel araç ve hedefi olan medeni nüfus düşüncesinin kurucu ötekilerinden biri olarak işlev gördü. Mücerret söylemi, geç Osmanlı’dan itibaren nüfus düşüncesini oluşturan tek mefhum olmasa da nüfusa dair epistemeyi tartışma imkânı sunuyor. Makalenin amacı, düşünce sisteminin ve nüfusa yönelik kimi yönetimsel pratiklerin anlaşılır kılınmasını sağlayan yeni bir kavram sunmaktır. Nihayetinde mücerret olarak kodlanan gruplara yönelik medenileştirme pratikleri ve kimi yasal/idari uygulamalar göz önüne alındığında, medeni ve mücerret nüfus ayrımının sadece söylemsel alanda işlemediği, ayrıca yönetim pratiklerini de biçimlendirdiği kimi örnekler üzerinden gösterilecektir.

Anahtar sözcükler: Osmanlı Oryantalizmi, medeniyet, münferit/izole, aşiretler, göçebeler,
Kürtler, Aleviler, Türkmen aşiretleri, Ezidiler.