Bu sayıda...

Türkiye’de tarım çok uzun süre üzerine çok fazla çalışılmayan veya çalışılsa da hep başka alanlara ayna tutma göreviyle ele alınan bir konu olageldi. Tarım ve köylülük çoğu zaman kendisi bir araştırma konusu olmaktan ziyade kentin ve modernleşmenin zıt hallerini temsil etmeleri nedeniyle toplumsal değişimi anlamaya yarayan metodolojik “ötekiler” konumuna yerleştirildi. 1940’lı yıllara kadar Türkiye’de köy çalışmaları detaylı köy monografilerinden ibaretti. Köyleri henüz bozulmamış, kapalı, homojen ve durağan alanlar olarak tasvir eden bu çalışmalar da esasen kentlerdeki dönüşümü anlamaya yönelikti. 1950’ler ve 1960’larda yapılan araştırmalar ise modernleşme ve gelişme alanlarının bir yansıması olarak, köylerdeki değişiminin ancak merkezden gelen etkiler sonucunda olabileceği anlayışına dayanıyordu. Kautsky ve Chayanov’un eserlerinin 1970’lerde pek çok dile çevrilmesiyle birlikte sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada “tarım sorunu” (die Agrarfrage) sosyal bilimlerde yükselişe geçti (Keyder ve Yenal, 2013: 17-18). Kır sosyolojisinin Marksist kuramla ele alınışı sonucu toprağın ve emeğin köylerde meta haline gelmesi etraflıca tartışılmaya başladı.

Bundan sonraki dönem, Türkiye’de tarım konusunun uzun yıllar akademide sönümlendiği ve özellikle tarım araştırmalarında saha araştırmasını merkeze koyan çalışmaların azaldığı bir dönem oldu. Oysa 1980’ler tarımda yeniden yapılanma ve tarımsal politikalarda büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdi. Bu durum, 2000’li yıllardan itibaren tarımsal meta çalışmalarının, özellikle pamuk, çay, şeker ve tütün gibi endüstriyel tarım ürünlerini inceleyen araştırmaların ortaya yeniden çıkmasıyla değişmeye başladı. Bu çalışmaların temel ortak özelliği 1980’lerden itibaren Türkiye’de uygulamaya geçirilen neoliberal politikaların karmaşık yapısını, yeni üretim dinamikleri ve yeni ilişki biçimlerini tarım bağlamında anlamaya çalışmaktı. 2000’li yıllarda Türkiye’de IMF ve Dünya Bankası yönlendirmesi ile uygulamaya konan yapısal uyum programlarının en ciddi etkilediği alanlardan biri de tarım oldu. Bu dönemim en kapsamlı programı Dünya Bankası aracılığıyla uygulanan Tarım Reformu Uygulama Projesiydi (ARIP). 1980’lerden itibaren zaten zayıflamış olan tarımsal destekleme sistemi tümüyle kaldırılarak üretimle bağlantısı olmayan doğrudan gelir desteği (DGD) sistemi getirilmiş, tarım kooperatifleri özelleştirilmek üzere yeniden yapılandırılmış, bazı ürünlere kota koyulurken, bazı alternatif ürünler teşvik edilmiş ve çiftçi kayıt sistemi oluşturulmuştur. Bunu takiben 2006 yılında çıkarılan “Tarım Kanunu” (Nisan 2006) ve “Tohumculuk Kanunu” (Ekim 2006), 2010 yılında çıkarılan yönetmelik ile çerçevesi tanımlanan “Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modeli” ve “Havza Bazlı Destekleme Modeli” ile birlikte “Hayvancılıkta Yerli Üretimi Destekleme Modeli”ne dayandırılan “Milli Tarım Projesi” ile Türkiye küresel tarım piyasaları ile bütünleşecek şekilde bir dönüşüm içine girdi ve bu süreçte tarımdan devletin çekilmesi ile birlikte ortaya çıkan boşluğu piyasa aktörlerinin doldurması beklendi.

Türkiye tarımında 2000’li yıllara damgasını vuran bu radikal değişimin sonuçları kırsal alanda nasıl yaşanmaktadır? Yeni yasal düzenlemeler ile hedeflenen nihai dönüşüm gerçekte nasıl şekillendi ve bu dönüşümün kırsal alandaki tezahürleri nasıl oldu? Tarım alanında çalışanların bu sürece tepkileri neler oldu ve ne gibi beka stratejileri geliştirdiler? Toplum ve Bilim’in bu sayısı Türkiye’de kırsal alanda son yıllarda yaşanan bu dönüşümü farklı boyutlarıyla incelemeyi amaçlamaktadır.

Bu sayıdaki makalelerden bir bölümü tarımda yaşanan bu yeni düzenlemeler ve dönüşüm sonucunda kırsal alandan ve tarımdan kopuş olup olmadığını analiz ediyor. Yapısal dönüşümün radikal bir şekilde yaşandığı tarım piyasasına ayak uyduramayan küçük üreticilerin giderek kaybolacağı ve tekelleşen tarım burjuvazisinin zaman içinde Türkiye kırsalına hâkim olacağı argümanlarının yanı sıra köylülüğün bitmeyeceği, gelir çeşitleme, ürün değiştirme, ekonomik zorluklar karşısında köy içinde dayanışma geliştirme gibi stratejilerle hayatta kalabildiklerini öneren tezlerin de yer aldığı (der Ploeg, 2009: 32-37; Öztürk vd. 2018; Keyder ve Yenal, 2013) tartışmalara yer veriyoruz. Bu sayıdaki önemli tartışmalardan biri de bu dönemde uygulamaya giren neoliberal politikaların sonucunda Türkiye’de küçük meta üreticiliğinin tam anlamıyla tasfiyesinin neden gerçekleşmediği üzerine. Buradaki temel iddialardan biri, Türkiye’de kırsal nüfus önemli oranda çözülmüş olsa da (piyasa koşullarına direnen/alternatif stratejiler geliştiren) bir kısım küçük ve orta ölçekli üreticilerin hâlâ kırda ikamet etmesi ve tarımsal üretimi devam ettirmesidir. Bu değişimlerin küçük üreticilerin beka stratejilerinde yol açtığı dönüşüm ve bu dönüşümün “köylülük” tanımında da bir değişime neden olup olmadığı bu iddiayı izleyen kritik sorular olarak öne çıkıyor.

Deniz Pelek’in makalesi tam da bu tartışmalardan hareketle, Bursa, Adana, Mersin ve Manisa’da yaptığı iki yıllık saha çalışmasına dayanarak küçük üreticilerin köyde hayatta kalma stratejilerini değerlendiriyor. “Yeni Köylülük” yaklaşımını kullanarak Türkiye üzerine odaklanan çalışmaların açmazlarını ve eksikliklerini, mevsimlik işçilerin kırsal dönüşüm sürecindeki rolüne dikkat çekerek analiz ediyor. Yazı, birçok araştırmanın öne sürdüğü küçük köylülüğün geleneksel ilişkiler sayesinde hayatta kalabildiği ve kapitalizmin tarıma girişi karşısında direngen bir duruş gösterdiği savının tersine, üreticilerin kapitalist mantık içerisinde ucuz ve itaatkâr işgücü ile ayakta kalabildiklerini iddia ediyor. Pelek’in makalesi bir yandan Yeni Köylülüğün romantize edilmesine mesafeli bir duruş sergilerken, bir yandan da köylülerin beka stratejilerinin tek tip olmadığını gösteriyor.

Emel Karakaya Ayalp’ın neoliberal uygulamalara bir tepki olarak doğan İzmir’de alternatif tarımsal gıda inisiyatiflerini incelediği makalesi de Pelek’in yazısı gibi Yeni Köylülük tartışmalarına vurgu yapıyor. Türkiye’de 2000’li yıllardan itibaren tarımsal gıda rejimi bağlamında artan baskılar sonucu, alternatif gıda inisiyatiflerinin görünürlüğünün ve örgütlenmesinin hem hızlanmış hem de çeşitlenmiş oluşu makalenin tartıştığı konular arasında. Karakaya Ayalp, İzmir’deki üç niş inisiyatifini (üretici merkezli örgütlenen, tüketici merkezli örgütlenen ve küresel ağlar vasıtasıyla örgütlenen üretici-tüketici müştereği olan) analiz ederek bu üç alternatif örgütlenmenin süreç içinde birbirinden nasıl farklı yapılar haline geldiğini ortaya koyuyor.

Fatih Tatari ise makalesinde yine küçük üreticilerin beka stratejilerindeki dönüşüme bir örnek olabilecek şekilde Kars’ta mera hayvancılığına dayalı peynirciliği ele alıyor ve endüstriyel hayvancılık ve gıda güvenliği düzenlemeleri karşısında Kars’ta peynirciliğin yirmi yılda geçirdiği dönüşümü inceliyor. Makale teorik tartışma çerçevesini, hayvancılık ve gıda güvenliği politika uygulamalarında teknobilimler ile yerel/geleneksel yöntemler arasındaki çatışmalar, ve toplumsal ve teknik pratiklerin karşısında yerel pratiklerin (mera peynirciliği) “mikrobiyopolitika” denetim mekanizmaları ile, insan sağlığına tehlike arz eden, dolayısıyla feda edilebilir yaşam formları olarak tanımlanması üzerinden ortaya koyuyor. Tatari, bu çerçevede Kars kaşarı için 2004 sonrası dönemde coğrafi işaretleme süreçlerinde ortaya çıkan çiftçi-bilim insanı işbirlikleri üzerinden teknobilimlerle yerel-geleneksel yöntemler arasında çatışmalar barındıran bir aradalığın içerdiği potansiyellere de dikkat çekiyor.

Murat Öztürk, Ferhat Kentel, Perrin Öğün Emre, makalelerinde özellikle 1980 sonrası dönemde neoliberal politikalar altında tarımda küçük üreticilerin gelir kayıplarını telafi etmek ve yaşamlarını sürdürmek için geliştirdikleri stratejilere değiniyorlar. Makale, uzun dönemli bir perspektiften, tarım ve kır nüfusuna ilişkin göstergeler, kırsalda istihdam, kırsal hanelerin çalışma alanları ve gelirleri gibi göstergeler üzerinden Türkiye’de kırda ve tarımda yaşanan sosyoekonomik değişimi inceliyor.

Yetkin Borlu, tarımda devlet desteklerinin önemli ölçüde daraldığı 1980 sonrası dönem için, sadece tarımsal istihdam ve tarımda arazi kullanımı göstergelerine bağlı kalarak değil, özellikle kredi kullanımı, borç oranları ve meta piyasaları göstergeleri üzerinden Türkiye tarımındaki kredi genişlemesi ve borçlanma dinamikleri ve bu dinamiklerin sonuçlarını ele alıyor. Borlu’nun analizindeki temel vurgu, büyük çoğunluğunu hâlâ küçük üreticilerin oluşturduğu Türkiye tarım sektöründe bu yeni tür “finansallaşma” dinamiklerinin çiftçilerin mülksüzleşmesinin yanı sıra meta zincirleri yolu ile aynı zamanda sistematik ölçekte bir sömürü derinleşmesine yol açtığıdır. Borlu makalesinde, sistematik hale gelen bu mübadele ilişkisinde kredi genişlemesinin rolünü anlamak ve vurgulamak için “girişim sömürüsü” kavramının gerekliliğini de tartışıyor.

Atakan Büke, tarım-gıda ilişkilerinde gözlenen neoliberal dönüşümü, farklı boyutları ve özellikle “köylülük kavramı” üzerindeki etkilerinin ampirik olarak ele alındığı bu sayıdaki makalelere geniş bir perspektiften teorik katkı sunuyor. Bu katkı, bir yandan tarım-gıda ilişkilerinde neoliberal küreselleşme süreçlerinin kuramsal çıkarımlarını sorgulama, bir yandan da bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan güncel “köylülük” sorununu ele alan siyasal iktisadi ve post-kalkınmacı yaklaşımların açmazlarını da ortaya koyarak ele alma amacı güdüyor. Büke bu çerçevede öncelikle tarım/köylü sorununa kuramsal yaklaşımları tartışıyor ve ortaya koyduğu tartışmaya bir katkı olarak eleştirel bir toplum kuramı olarak Marksizm çerçevesinde gıda rejimi kavramını kapitalist gıda rejimi olarak yeniden ele almayı öneriyor.

Covid-19 salgını sırasında ortaya çıkan ve vurgulanan önemli bir nokta, gıda egemenliği kavramı üzerine yeniden düşünmenin gerekliliğidir. Salgın bir yandan bütün dünyayı kıtlıkla tehdit ederken bir yandan da tarımsal üretimin her aşamasında çalışan insanların ürettiği emeğin değerini ortaya çıkardı. Özellikle neoliberal küreselleşme süreçlerinin ve bu doğrultuda uygulanan politikaların tarım üzerindeki sarsıcı etkilerini yeniden değerlendirmenin ve “gıda egemenliği”ni inşa etmek gerektiğinin önemi ortaya çıktı. Gıda egemenliği kavramı “yerli ve milli” olmaktan ziyade “köylülerin, kırdaki üretime emek koyan tüm insanların ve tüketicilerin piyasalara tabi olmaktan çıkmasını; üretime, tüketime ve bunlara ilişkin politikaların belirlenmesine demokratik şekilde müdahil olması” anlamına geliyor (İzmir’den Kır Araştırmacıları, 2020: 118). Bu yüzden mevcut endüstriyel tarım ve gıda sisteminin yeniden düşünülmesi ve dönüştürülmesi için neler yapılabileceği üzerine tartışılması gerekiyor. En başta tarımda küçük üreticileri, mevsimlik tarım işçileri, tarım destek ve teşvikleri, tarım kredileri ve borçları, alternatif gıda inisiyatifleri ve tarım kooperatifleri yeniden üzerine düşünmemiz gereken konular olarak önümüze çıkıyor.

Bu sayıda, dosya dışında biri kitap eleştirisi olmak üzere iki yazıya daha yer verdik. Murat Arpacı kadavra ticaretini, Marx ve Engels’in sermaye iktidarı analizi ve Foucault’nun bilgi iktidarı analizinden faydalanıp kapitalizm ve beden rejimi ilişkiselliği içerisinden okuyarak tartışıyor. Yağız Ay, Tita Chico’nun The Experimental Imagination kitabını 20. yüzyıla damgasını vurmuş “iki kültür” tartışması üzerinden ele alarak “bilimsel olanın içindeki edebî itkiler”in önemini ortaya koyuyor.
EBRU KAYAALP - EBRU VOYVODA