Tarihyazımında farklı her kuşak, geçmişe yeni belgeler kadar yeni sorularla da yaklaşır. Tarihyazımındaki dönüşümleri belirleyen yalnızca arşivlerin genişlemesi değildir; kimi zaman daha belirleyici olan, tarihçilerin geçmişi anlamlandırmak için kullandıkları kavramların, yöntemlerin ve açıklama modellerinin değişmesidir. Bu husus Tarih ve Toplum-Yeni Yaklaşımlar’ın bir yayın olarak çıkarken en fazla önemsediği konuların başında geliyordu. Bugün Osmanlı ve erken Cumhuriyet tarihçiliğinde tanık olduğumuz dönüşüm de büyük ölçüde bu kaygılarımızı boşta bırakmayan çalışmaların bir eseri. Devlet, toplum, vatandaşlık, bürokrasi, çevre, göç, hukuk ya da azınlık gibi uzun yıllar çoğu zaman sabit ve kendiliğinden açıklayıcı kabul edilen kategoriler, artık tarihsel araştırmanın bizzat konusu hâline gelmektedir. Tarihçiler yalnızca devletin nasıl işlediğini değil, devletin kendisini hangi bilgi biçimleriyle kurduğunu; yalnızca toplumsal aktörleri değil, bu aktörlerin hangi tarihsel süreçlerde tanımlandığını; yalnızca kurumları değil, kurumları mümkün kılan kavramsal evreni de sorgulamaktadır.
Bu yönelim, son otuz yılda uluslararası tarihyazımında belirginleşen sosyal tarih, kavram tarihi, çevre tarihi, bilgi tarihi ve küresel tarih yaklaşımlarının Osmanlı ve Türkiye çalışmalarındaki yansımalarıyla da yakından ilişkilidir. Büyük siyasal anlatıların ve yalnızca merkezî kurumları esas alan tarihyazımının yerini giderek daha fazla, gündelik pratikleri, yerel ölçekleri, bürokratik müzakereleri, dolaşım ağlarını ve kavramsal dönüşümleri görünür kılan araştırmalar almaktadır. Devlet artık yalnızca karar alan bir siyaaygıt değil; bilgi üreten, toplumu sınıflandıran, doğayı düzenleyen, ahlâkı tanımlayan ve vatandaşlığı yeniden kuran tarihsel bir aktör olarak incelenmektedir. Aynı biçimde toplum da edilgen bir nesne olmaktan çıkarak devletle sürekli müzakere eden, onu dönüştüren ve kimi zaman sınırlarını belirleyen dinamik ilişkiler ağı içerisinde ele alınmaktadır.
Elinizdeki sayı, farklı dönemlere ve farklı araştırma alanlarına odaklanmasına rağmen tam da bu ortak tarihçilik anlayışının dikkat çekici örneklerini bir araya getirmektedir.
Ahmet Akşit’in Tanzimat döneminde okutulan Risâle-i Ahlâk ve Zeyl-i Risâle-i Ahlâk üzerine çalışması, eğitim tarihini yalnızca okul kurumlarının geçmişi olarak değil, modern devletin kendi bürokratik öznesini üretme girişimi olarak okumaktadır. Sadık Rifat Paşa’nın kaleme aldığı bu metinler üzerinden şekillenen ahlâk anlayışı, Osmanlı reformlarının yalnızca idarî veya hukukî değil, aynı zamanda zihniyet kurucu bir yön taşıdığını göstermektedir. Böylece Tanzimat’ın, yeni bir bürokratik insan tipini üretme çabasının eğitim ve ahlâk söylemi üzerinden nasıl kurulduğu görünür hâle gelmektedir.
Devletin bilgi üretme kapasitesi Başak Akgül’ün çalışmasında bu kez çevre tarihi ve taşra bürokrasisi üzerinden tartışılmaktadır. Güney Anadolu ormanlarında fennî ormancılık uygulamalarını üç örnek olay üzerinden inceleyen çalışma, merkezin teknik bilgiye dayalı düzenleme girişimlerinin yerel toplumsal ilişkiler içerisinde nasıl yeniden biçimlendiğini ortaya koymaktadır. Böylece çevre tarihi yalnızca doğal kaynakların tarihi olmaktan çıkarak bürokratik iktidarın sınırlarını ve taşradaki pazarlık süreçlerini anlamayaimkân veren güçlü bir araştırma alanına dönüşmektedir.
Benzer biçimde Hamdi Genç ve Ali Aslan’ın Osmanlı-Meksika ilişkilerine dair çalışması da Osmanlı tarihini alışılmış coğrafi sınırlarının ötesine taşımaktadır. Diplomatik ilişkiler ile göç hareketlerini birlikte ele alan çalışma, Osmanlı Devleti’nin küresel dolaşım ağları içerisindeki konumunu yeniden değerlendirmekte; diaspora, konsolosluklar ve devlet-vatandaş ilişkileri üzerinden ulusötesi tarihin imkânlarını göstermektedir. Böylece Osmanlı arşiv belgelerini merkeze alan çalışma, Osmanlı tarihinin yalnızca Balkanlar ve Orta Doğu ekseninde değil, Amerika kıtasıyla kurduğu bağlantılar üzerinden de okunabileceği ortaya konmaktadır.
Bu sayının tarihyazımına en güçlü müdahalelerinden biri de Bedross Der Matossian’ın makalesidir. Yazar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermenileri açıklamak için yaygın biçimde kullanılan “azınlık” kavramının tarihsel olarak ne ölçüde geçerli olduğunu sorgulayarak, tarihyazımının en yerleşik kategorilerinden birini eleştiriye açmaktadır. Modern ulus-devlet çağının ürünü olan kavramların imparatorluk toplumuna geriye dönük biçimde uygulanmasının metodolojik sonuçlarını tartışan bu çalışma, yalnızca Ermeni tarihine değil, kavram tarihi ve tarihyazımının yöntemine ilişkin daha geniş bir tartışmaya katkı sunmaktadır. Aslında bu makale, bütün sayının ortak duyarlılığını temsil eden temel sorulardan birini ortaya koymaktadır: Tarihçinin kullandığı kavramlar gerçekten tarihin kendi kavramları mıdır?
Bir sonraki yazıda Özgür Gökmen, Esat Âdil’in 1934 yılında Matbuat Kanunu uyarınca kovuşturmaya uğrayıp yargılanmasına neden olan Savaş’ta yayımladığı kayıp yazılarının bir bölümünü arşivdeki gizlilik kararının kalkmasıyla gün ışığına çıkarıyor. Belge/Bağlam bölümünde yer verdiğimiz bu makale Esat Âdil külliyatının tamamlanması için önemli bir ek teşkil etmenin yanı sıra, devletin komünizm propagandası olarak neyi nasıl ele aldığı hakkında da önemli veriler sunuyor. Makale ve eşliğinde sunulan belgelerin Türkiye sosyalizminin tarihyazımını zenginleştireceği muhakkak.
Mustafa Yaşar Özoylumlu’nun eleştirel incelemesi de benzer biçimde erken Cumhuriyet tarihçiliğinin son yıllardaki yönelimlerine müdahale etmektedir. Meryem Çakır Kantarcıoğlu’nun Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi adlı çalışmasını değerlendiren yazar, devlet-köy ilişkilerini açıklayan mevcut yaklaşımların sınırlılıklarını tartışmakta ve kırsal toplumun sınıf, mülkiyet ve yerel iktidar ilişkileri üzerinden yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Son yıllarda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş tartışmalarında giderek daha fazla önem kazanan sınıf ve mülkiyet eksenli analizlerin bir parçası olarak okunabilecek bu değerlendirme, erken Cumhuriyet kırsalına ilişkin literatürde yeni tartışmaların önünü açmaktadır.
Dosyanın son yazısında Orhan Gazi Ertekin ise Cumhuriyet tarihinin güncel tartışmalarından birine hukuk ve siyaset teorisi perspektifinden müdahale etmektedir. Taner Akçam’ın Yüzyıllık Apartheid adlı eserini eleştirel biçimde değerlendiren çalışma, tarihsel benzetmelerin ve karşılaştırmalı kavram kullanımının hangi kuramsal ve hukuksal ölçütlerle yapılması gerektiğini tartışmaktadır. Cumhuriyet’in “apartheid” kavramıyla açıklanmasının hem tarihsel karşılaştırmalar hem de uluslararası hukuk bakımından doğurduğu sorunları tartışan çalışma, böylece yalnızca Akçam’ın kitabına yönelik eleştirel bir değerlendirme yapmakla kalmamakta; tarihyazımında kavramların kullanımına ilişkin daha genel bir metodolojik hassasiyet geliştirmektedir.
Dikkat edildiğinde bu çalışmaların ortaklaştığı nokta açıktır. Hiçbiri geçmişi hazır açıklama modelleriyle ele almamaktadır. Tam tersine, devlet, vatandaşlık, bürokrasi, çevre, ahlâk, azınlık, mülkiyet ve hukuk gibi temel kategorilerin tarihsel olarak nasıl üretildiğini araştırmaktadır. Bu yaklaşım, Osmanlı ve erken Cumhuriyet tarihçiliğinde son yıllarda güç kazanan eleştirel eğilimin en önemli özelliklerinden biridir. Tarih artık yalnızca kurumların ya da siyasal olayların kronolojisi değildir; kavramların, bilgi biçimlerinin, iktidar tekniklerinin ve toplumsal ilişkilerin tarihidir.
Bu sayı, birbirinden farklı görünen araştırma alanlarını tam da bu ortak metodolojik duyarlılık etrafında buluşturmaktadır. Eğitim tarihinden çevre tarihine, diplomasi tarihinden göç çalışmalarına, kavram tarihinden hukuk ve siyaset teorisine uzanan bu geniş yelpaze, Osmanlı ve erken Cumhuriyet çalışmalarının bugün ulaştığı çeşitliliği göstermesi bakımından olduğu kadar, ortak bir entelektüel zeminde buluşabildiğini göstermesi bakımından da önemlidir. Elinizdeki çalışmalar yalnızca yeni arşiv belgeleri veya yeni bulgular sunmamakta, aynı zamanda tarihçilerin hangi soruları sormaları gerektiğine ilişkin de güçlü öneriler getirmektedir. Geçmişi yeniden düşünmenin yolu çoğu zaman yeni cevaplardan değil, yeni sorulardan geçer. Bu sayının da okuyucusunu tam olarak böyle bir sorgulamaya davet edeceğini umuyoruz.
DÜZELTME
Tarih ve Toplum-Yeni Yaklaşımlar’ın 26. sayısındaki, Funda Berksoy’un “II. Meşrutiyet Döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda Enver Paşa Kültü ve Portreler” başlıklı makalesinde, 69. dipnotta “yeri belli değil” olarak belirtilen Wilhelm Krausz’un yağlıboya “Enver Paşa Portresi”, Milli Saraylar Resim Müzesi’nde bulunmaktadır. Aynı şekilde, albümde tıpkı basımı yapılan yağlıboya “Sultan V. Mehmed Reşad Portresi” ile “Sadrazam Said Halim Paşa’yı Evinde Gösteren Tablo” da Milli Saraylar tablo koleksiyonundadır.

